Anı Bulvarı

Şimdiden uyarayım; bu yazı her zamanki çizgi romanlarla ilgili sayıklamalarımın biraz dışında, daha kişisel. Şu an yazının başında ne kadar kişisel olacağının kararını vermedim. Yazı tamamlandığında sizinle beraber öğreneceğim. Arka fonda şu şarkı çalarsa uygun düşebilir: If there is something

Üstteki resimde Ahmet Kocaoğlu’ndan aldığım bir mektup var. Knightfall ikinci defa yarıda kaldıktan sonra, Bruce’un kostümü alıp almadığı sorusu beynimi kemirirken bir şey yaptım, çocukça bir iş. Bu işin yukardaki mektupla bir ilgisi yok. Yaptığım işten aylar sonra Knightfall’un üçüncü defa yayınlanmaya başladığını öğrendim. Yine de geç olmuştu, yedi sayılık seri ikinci sayıdaydı. Duygu patlamasında olan ben, bu sefer serinin tamamlanacağının garantisini istemek amacıyla bir mektup kaleme aldım ve bir methiye niteliğindeki mektupta ilk sayıyı kaçırdığım için duyduğum üzüntüden de bahsetmiştim. Sanırım bir kaç kez! Bunun üzerine sağolsun Ahmet Kocaoğlu bana ilk sayıyı yollamıştı. Birinin bana hediye ettiği ilk çizgi roman herhalde. Yıl 2002, 12 yaşındayım.

***

Hafızamın tuhaf işleyişinden bahsetmiştim. Dün Yarasa-Adam ‘da Sonat’ın paralel evren maceralarıyla ilgili yazısını okurken anılar bulvarına bir yolculuk yaptım. Bu yolculuğun bileti Spider-Man ve Batman’i aynı karede gösteren paneldi.  Yaptığım çocukça işi hatırladım. Knightfall’un sonunu hiç öğrenemeyeceğim düşüncesiyle kendi kendime bir son hazırlamaya karar vermiştim. Bu sefer Batman yalnız olmayacaktı, o zamanlar en sevdiğim ikinci karakter Spider-Man de olaya dahil olacaktı. İki şirkete ve iki ayrı evrene ait olduklarını bilmiyordum. Yıl 2001, 11 yaşındayım.

Öyle çok eğleniyordum ki yazıp çizmekle, Bane’in Bruce’un belini kırmasına gönlüm el vermiyordu. Bane üç beş sayfa da bir geri dönüyor ve tarumar ediliyordu. Bazen son dakikada kaçıyor bazen de vahşi şekillerde can veriyordu ama ne olursa olsun, geri dönüyordu. Çünkü ölen ya da yenilen Bane gerçek Bane değildi. Sahte Bane’ler asıl Bane’in Batman’i yıpratmak için yaptığı büyük planının bir parçasıydı.

Bu çizgi roman o kadar hızlı ilerliyordu ki Grant Morrison’un kanal atlama tekniğiniyle bile kıyaslanamaz. Şimdi baktığımda ben bile bazı panelleri anlamakta güçlük çekiyorum. Sürekli bir aksiyon curcunası, hercümerç içinde geçen sayfalarda konuşmaya pek yer yoktu, daha çok savaş çığlıkları duyuluyordu.

Epey bir süre bunla uğraştım. Yirmi sayfa kadar A4 ve bir küçük defter bitirmiş, ikincisine başlıyordum. Bütün bu çizilen sayfalar boyunca Nightwing ölmüş, Batman yenilip 5 sayfa sonra maskesini geri almıştı. İkinci deftere geçerken daha başka öyküler anlatma fırsatım vardı. Çizgilerimse ilk başladığım zamanla kıyasladığımda biraz toparlanır gibiydi. Ama ben ortaokula geçmiştim, bu tip eylemlere bir son verip, büyümeliydim. Bu konuda kaderin bir cilvesi yardımcı olmak için dahil oldu. Kolumu kırmamla hem çizgi romanla kalan son bağımı kopardım hem de gayet iyi devam ettirdiğim kalecilik kariyerimi sekteye uğrattım.

Yazı yazmak için kullandığım kolumu kırdığım için hiçbir şey yapamıyordum. Derslerde geri kalmaya mahkum olduğumu düşünüyordum ama biri yardım eli uzattı. Sınıfımda bir kız vardı, bembeyaz tenli simsiyah saçlı. Kolum kırıkken ders notlarımı o yazardı. Karşılığı ödenmeyecek bir iyilik, değerini bilmediğim bir iyilik. Sanırım… Eh, bu noktada neler hisstetiğimi söylememe gerek yok sanırım. Zaten ona da söylemedim. Çünkü ne söyleyeceğimi bilmiyordum, bir kılavuzum yoktu. Öğretim döneminin sonuna doğru Arka Bahçe’nin tekrar yayına başlamasıyla da aklımın çok gerilerine gitti o. Artık Bruce’un maskeyi nasıl alacağını görebilecektim. Yıl 2002, 12 yaşındayım.

Yaz tatilinde Şövalyenin Dönüşü daha 3 veya 4. sayısındayken kozmik el bir kez daha uzanarak çizgi roman temin ettiğim yay-sat bayiini kapattı ve ben de Knightfall’un sonunu yine göremeyecek olmanın verdiği buruklukla çizgi romanlara üç yıl boyunca bir daha hiç elimi sürmedim.

Yeni öğretim senesi ilerleyen aylarında yenilikler getirdi. İyileştikten sonra dönmekte tereddüt yaşadığım kaleciliğe tekrar başladım. Bruce’un maskeyi alıp alamayacağını öğrenememiştim ama eskiden bana ait olan 1 numaralı formayı tekrar alıp alamayacağımı görecektim. Bir nevi, kahramanımın yolculuğunun gerçek hayattaki yansımasına çıkmıştım. Bu arada simsiyah saçlı kızla da konuşmanın zamanının geldiğini de düşünüyordum. İki kulvarda da dört nala foto-finişe gitmekti hedefim.

Ne çevik bir ingiliz tayı ne de son düzlükte açılan bir arap atı olduğumu anlamam bir kulvarda er bir kulvarda geç oldu. Kalecilik konusunda mücadelem gelecek seneye kadar uzadı ama yeterli olmadığımı anladığımda sessiz sedasız jübilemi yaptım. Simsiyah saçlı kızsa geçen sene onunla konuşmuş olmam gerektiğini, artık beni arkadaş olarak gördüğünü söyledi. Bir yerlerde gizli bir sınır vardı, arkadaşlık sınırı ve ben o sınırı geçmiştim. Hiç anlamadım. Yıl 2003, 13 yaşındayım.

O zamanlar duygularım vardı ama düşüncelerim yoktu. Dengeli davranmak imkansızdı. Şimdi hem duygularım var hem de düşüncelerim ama teraziyi dengede tutmak hala imkansıza yakın. Bir yanda kesin hileli ağırlık oluyor.

Explore posts in the same categories: Diğer

8 Yorum “Anı Bulvarı”

  1. Sonat Says:

    Büyüme sancıları ve bir kahramanın yolculuğunun arasındaki paralellik daha güzel anlatılabilir miydi? Ellerine sağlık, harika bir yazı olmuş. Blog yazan adamlar olarak, köşe yazısı yazıp parasını alan, ya da yeni çıkan kitapları, filmleri robot gibi tanıtan gazetecilerden bizi ayıran, kişisellik katabilmemiz biraz da. Yarasa-Adam’ı tamamen Batman’e adamadan önce Buffy Season 8’in final sayısı hakkında fena halde kişisel bir yazı yazıp, sonrasında pişman olduğumu hatırlıyorum. Deşifre olmuş gibi hissetmiştim, yayınlar yayınlamaz silmek istemiştim. Ama okuyanlardan çok duygulandıklarını, o zamana kadar yazdığım en iyi blog girdisi olduğu vb. yorumlar aldım hep, yazı da kaldı öyle. O yüzden biraz tereddütle yaklaşmanı anlayabiliyorum.

    Çizimler de çok süpermiş hani, ben günde 1 defter bitirecek kadar çok çizerdim (bu süreçte gözlerimi 10 küsur numara miyop yaptım, lenslerim olmadan Komiser Gordon gibiyim :)) ama boyamaya acayip üşenirdim. Sen hem çizmiş, hem de sıkılmadan renklendirmişsin valla tebrik ederim :)

    Bu arada fotoğraf çok bombaymış :) Ben kazma gibi top oynadığım için kalecilik kaderimdi. Futbolda başarılı olmamın tek yolu radyoaktif bir örümcek tarafından ısırılmaktan geçiyordu, öyle diyeyim.

    Ahmet Kocaoğlu’dan hiç mektup almadığım için duyduğum derin kıskançlığı da eklemek istiyorum. Eylemlerime Heavy Metal’i almayarak devam edeceğim! (Yok daha neler!)

    • tengunner Says:

      Güzel sözlerin için teşekkürler.

      “Deşifre olmak” hissettiğim şeyi mükemmel tasvir ediyor. Bu kadar kişisel şeyler yazmak doğru mu diye düşündüm hep.

      Çizimlerin aslında çoğu leş. En eli yüzü düzgünleri koydum. :)

      O fotoğraftaki gamsız bakışım, dilimle dudağımın altını kabartışım bomba hakikaten. En boşvermiş halimdi herhalde :)

      Ahmet Kocaoğlu’nun Türkiye’de çizgi roman okuyorum diyen bir neslin hayatına öyle ya da böyle bir etkisi olmuştur. Mektup olsun, olmasın fark etmez :)

  2. Sonat Says:

    Fotoğrafın çok sıcak bir günde çekildiğini ve poz verirken sıkıldığını hayal ettim nedense :D

    “Deşifre olmak” mevzusu fena, sanırım sırf bu nedenden dolayı blogta film yazılarını elimden geldiğince geciktirip, Batman Returns’ü yazacağım zamanı ileri atmaya çalışıyorum. İlk Batman filmi zaten çocukluk anılarım içinde devasa yer kapladığı için yeterince objektif ol-a-mayağım, ama Batman Returns o kadar büyük kalp kırıklıklarını çağrıştırıyor ki, yazarken yaşayacağım katharsis için hazır olup olmadığımdan ben bile emin değilim.

    Batman Returns demişken, sadece eli ve kırbacı görünen Gadget-villain Catwoman’ı aradı gözlerim, bilginize :)

    • tengunner Says:

      Haha evet sıcak bir gündü ve sıkıntıdan boşvermiştim zaten :D

      Bu tip yazıların insanı tüketici yanı var. Çok zorluyor insanı. Ama kim dedi hatırlamıyorum ama şöyle bir laf var “Bir şeyi unutmanın en iyi yolu o şey hakkında yazmaktır.” Ya da “bir kadını unutmanın en iyi yolu onun hakkında yazmaktır” demişti o biri. Tam hatırlamadım şimdi :)

      Buyur, kırbaç yok ama ondan daha iyi bir şey var, kedi bombası :)

      • Sonat Says:

        Kedi bombasııı!!! Vay canına! :D

        Henry Miller’ın sözüydü yanılmıyorsam. 500 Days of Summer filminin başında da alıntılamış olmaları lazım.

  3. tengunner Says:

    Doğrudur ve %100 çalışıyor öneriyorum:)


Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s


%d blogcu bunu beğendi: