Archive for the ‘Diğer’ category

Kıyıdaki Köy

08 Mayıs 2017

alex_colville_1967_pacific

Alex Colville’in Pacific isimli tablosundan(Yukarıda) esinlenerek yazdığım “Kıyıdaki Köy” isimli öyküm(Aşağıda) 07.05.2017 tarihli BirGün Pazar ekinde yayınlandı. Ben de çizgi romanla ilgili olmasa da ihmal ettiğim blogu öykümle güncellemiş olayım dedim.

Güneş parlaktı; çok ama çok parlaktı. Kıyıya vuran dalgalar, salıncakta sallanan genç bir kız gibi ileri geri savruluyor ve beni ayak bileklerimden kavrıyorlardı. Bileklerimi çevreleyen suyun oluşturduğu köpükler, yatağının altında yaşayan canavarın açıkta kalan ayaklarını kapacağından korkan bir çocuk gibi hissetmeme neden oluyordu. Hoştu bu ve içimde ufak bir parça, bu hissin gerçek olmasını, görünmez bir elin beni denizin derinliklerine çekmesini istiyordu. Çok ufak bir parçamdı bunu isteyen. Çünkü suyun üzerinde yansıyan güneş ışınları birer kıvılcımdı ve göğsümdeki hayat ateşini yaktı. Ateş git gide büyüdü, yaşama isteği kontrolü ele aldı. Bugün yaşamak için uğruna öldürülecek bir gündü, belki de sırf bu yüzden böyle bir günde Meursault vurmuştu fellahı.

“Ne yapıyorsun orada tek başına?” diye seslendi bana, Ceyda. Sanırım adı buydu. Lebiderya evin sundurmasında durmuş, sağ eliyle asker selamı verir gibi yapıp, gözlerini güneşin parlaklığından koruyarak bana bakıyordu. Üstünde yalnızca bana ait bir gömlek vardı. Yakışmıştı.

“O gömleğe bugün ihtiyacım olacak,” dedim, eve doğru yürümeye başlayarak. Gülümseyip, usulca sundurmaya açılan sürgülü kapıyı açıp kendini salona attı. Belli ki beni uğraştırmak istiyordu ama aradığı oyunu bulamayacaktı.

Sürgülü kapıdan içeriye, salona, kararlılıkla girdiğimde, Ceyda’nın bütün keyfi kaçtı. Suratımda gördüğü ifade, dün gece hoşlandığı adama ait değildi. Karşısında soğuk, ilgisiz ve üzerindeki ölü yükten kurtulmak isteyen bir erkek vardı. Bunu hissettiği gibi gitmek için hazırlanmaya başladı.

Yanağıma bir öpücük kondurdu gitmeden önce. Her şeye rağmen işte, içinde bir umut, belki şimdi giderse, döndüğünde tekrar dün geceki adam olurdum diye düşünüyordu. Onu arayıp aramayacağımı sordu.

Aramayacaktım. Çünkü bir daha asla o hoşlandığı adam olamayacaktım. Ceyda’yı bana çeken şey buraya dışarıdan gelen biri olmamdı. Ona göre farklıydım ve çözemeyeceği bir yabancıydım. Her ne kadar bu farklılığın ve öngörülemezliğin onun için sinir bozucu olduğunu iddia etse de aslında beni onun için çekici kılanın bunlar olduğunu göremiyordu. Söylediği ve yaptığı birbiriyle örtüşmeyen küçük bir çocuk gibiydi. Hiç büyümemişti ve büyüyemeyecekti.

Ben bir yabancı değildim. Sadece burada olmanın nasıl bir his olduğunu unutmuş biriydim ve unuttuğum anılar birer birer geri geliyordu. Çok geçmeden Ceyda ve diğerleri için sıradan biri haline gelecektim. Buraya hangi amaçla geri geldiysem, onu gerçekleştirip, bir an önce gitmeliydim.

•••

İyi görünmek bir sorumluluktur. Biriyle buluştuğunuzda iyi giyinmeniz, onu önemsediğinizi gösterir. İşe giderken şık olmanız, işinizi ciddiye aldığınızı söyler insanlara. Benim içinse iyi görünmek dikkat çekmek demekti ve çalıştığım sektörde dikkatleri üzerime çekmem hayatıma mal olabilirdi. Dolayısıyla giyimime gereken özeni hiç göstermedim… Şimdiye kadar! Buraya döner dönmez işimi halletmektense, kendime bir takım elbise diktirmek için köyün terzisine uğramıştım. Takım elbisem hazır oluncaya kadar burada vakit geçirmekti niyetim ve geçirdim.

Terzinin benim için hazırladığı takım elbiseyi giydiğimde masumiyetini ispatlamak için uğraşan OJ Simpson gibi görünüyordum. OJ ne kadar masumsa ben de o kadar masumdum. Aynanın karşısında durup, kendimi izledim bir süre. Takımı yazın giyilebilsin diye ketenden dikmişti terzi. Ancak keten çabuk kırışır, hemen lekelenirdi. Bu konuda dikkat etmem gerekecekti.

Terziye olan borcumu ödemek için cüzdanımı çıkardığımda, Terzi, benim paramı istemediğini söyledi. Para istemeyen, hayrına çalışan biri değildi Terzi. Sadece “benim” paramı istemiyordu. Birbirimizi tanımıyormuş gibi yapmayı bırakmamız için bir işaretti bu.

“Buraya dönmemeliydin,” dedi. “Burası sana yaramıyor.”

“Kalmaya niyetim yok, merak etme!”

“Hem ne demeye bir takım elbise diktirdin ki bana?”

“Görüşeceğim kişinin karşısına çıktığımda şık olmak istedim.”

Kimden bahsettiğimi biliyordu. Zihni geçmişe dalmış gibiydi. Bir süre bunun ne kadar boş bir çaba olduğundan, bana bir faydasının dokunmayacağından ve şimdilerde görüşeceğim kişinin neler yaptığından bahsetti. Köhne teknelerde Yunan adalarına mülteci kaçırıyormuş.

“Hepsini biliyorum,” dedim.

Söylenenleri kabul edip, umursamadığınızda insanlar sizi genellikle rahat bırakır ama Terzi birisini kolayca rahat bırakacak bir adam değildi. “Ceketinin içine ne sakladığını gördüm,” dedi, gözlerini bana dikti. “Onun yolundan gitme. Kendi yolunu çiz. Buradan kaçmış olmanın bir anlamı olsun.”

“Armut dibine düşüyor,” dedim, dükkândan çıkarken. “Takım için teşekkürler.”

•••

“Kaptan” köyün tek meyhanesiydi. Neredeyse her daim açıktı. İçerisi izbe ve rutubetliydi. Her türlü mikrobun yaşaması için elverişli bir yerdi. Kapıyı açtığımda içeri dolan ışık, içeridekileri mağarasında rahatsız edilmiş bir yarasa gibi sersem etti. Aradığım adamsa köşedeki kendisine ayrılmış masada, her zamanki gibi birasını içip, gazetesini okuyordu. Karşısına oturana kadar kafasını kaldırıp da kimin geldiğine bakma zahmetine katlanmadı.

“Takım yakışmış,” dedi. Döndüğümün haberini almıştı. Fakat onsuz ne kadar başarılı olduğumu ispatlamaksa niyetim, gerçekten pahalı bir takımla çıkmalıymışım karşısına. Sıradan bir köy terzisine diktirdiğim takım, yeterince ikna edici değildi onun için. Her ne kadar şık olsa da.

Ona kendimi ispat etmek için bunu giydiğimi düşünüyordu ve ucuz takımım bana tepeden bakmasına izin veriyordu. Karşısına çıkmama bir tek bu şekilde izin verirdi: Onsuz da başarısız olduğumu ama bunu kabullenemediğimi ona hissettirerek. Hem doğruydu bu belki de, takım elbisem sadece saygımın bir ifadesi değildi. Başarısız olmuştum ama bunu kabul edip edemediğimi bilmiyordum. Burada onunla büyürken edindiğim yetenekler, dışarıda insanı başarılı kılmaktan çok uzaktı ama iyi para ediyordu. Ona yaptığım pis işi anlattım. Detaylarıyla!

“Senin gibi biri işime yarayabilir,” oldu tek diyebildiği. Tüm parasını gömeceği at yarışıyla ilgili bir tüyo almış kumarbazın heyecanı vardı yüzünde.

“Baba” dedim, nereye bakacağımı bilmiyordum. Sandalyemi biraz geriye doğru ittirip, masadan uzaklaştım. Masanın altından, karaciğerine doğru iki el ateş ettim. Karaciğerinin onu yarı yolda bırakması zaten an meselesiydi. Ben sadece süreci hızlandırmıştım. Geçtiğimiz ay babamın ayarladığı tekneyle kaçmaya çalışırken boğulup ölen mültecilerin akrabaları bana ulaşmışlardı. İntikam istiyorlardı.

Elimdeki dumanı tüten metal parçasını, biraz önce yaptığım şey için bana bedel ödetmeye çalışacak biri olmadığından emin olana kadar kılıfına koymadım. Meyhanedekiler, arkadaşlarıyla aynı kaderi paylaşmaya hevesli değillerdi.

Meyhane kapısını açıp, dışarı çıktığımda takım elbiseme etraflıca baktım. Üstüne tek damla kan sıçramamıştı.

Gerçek

02 Kasım 2014

Ben yazdım, Deniz İpekçi çizdi.
Sanırım size de okumak, beğenirseniz paylaşmak düşüyor :)

gerçek

Phantom Zone

29 Ekim 2013

Phantom_Zone_3

Hayat genellikle planladığını değil, senden bekleneni veya isteneni yaptığın bir yer. İnanmıyorsan git John Lennon’a sor! O yüzden plan yapmaktan itinayla kaçınırım. Beş yıl önce bugün, bu blogu açarken de aklımda bir plan yoktu; sadece elimde harcanması gereken boş vaktim vardı. Zaman da zaten tüketilmek için var; şişeye konup saklanabilecek bir mefhum değil. Buna da inanmıyorsan, git Jim Croce’a sor!

Keyif alınarak harcanabilmişse zaman, boşa geçmemiştir diyerek, sevdiğim konular hakkında beş yıldır yazıyorum. Bu süre zarfında, yazdığım konuların yanında salt yazmayı da sevdim. İşte o andan itibaren-ki o an ikinci seneden sonrası falan, öncesini arada silsem mi diye düşünmüyor değilim-, burası bana büyük keyif vermeye başladı. Bu keyfi keşke daha sık yaşayabilsem ama işte dediğim gibi insanın hayatta istediklerini yapmaya pek fırsatı olmuyor. Hatta artık belli bir süre için hiç fırsatım olmayacak; askere gidiyorum.

Farz edin ki Phantom Zone’a hapsediliyorum. Hayatın akışından altı aylığına koparılacağım ve bir cep evreninde maceraya atılacağım. Elbet, atlatacağım. Gerçi herkes “Dönünce ne yapacaksın?” diye soruyor, o yüzden sanırım gitmekten değil de dönmekten korkmalıyım. Döndükten sonrası için bir fikrim yok, dedim ya pek plan yapan biri değilim ama illaki yapacak bir şeyler çıkacaktır. Bu zamana kadar hep öyle oldu. Çıkmazsa da ziyanı yok:

Kasa Zaten Hep Boştu

jamescaan

Anı Bulvarı

24 Ağustos 2011

Şimdiden uyarayım; bu yazı her zamanki çizgi romanlarla ilgili sayıklamalarımın biraz dışında, daha kişisel. Şu an yazının başında ne kadar kişisel olacağının kararını vermedim. Yazı tamamlandığında sizinle beraber öğreneceğim. Arka fonda şu şarkı çalarsa uygun düşebilir: If there is something

Üstteki resimde Ahmet Kocaoğlu’ndan aldığım bir mektup var. Knightfall ikinci defa yarıda kaldıktan sonra, Bruce’un kostümü alıp almadığı sorusu beynimi kemirirken bir şey yaptım, çocukça bir iş. Bu işin yukardaki mektupla bir ilgisi yok. Yaptığım işten aylar sonra Knightfall’un üçüncü defa yayınlanmaya başladığını öğrendim. Yine de geç olmuştu, yedi sayılık seri ikinci sayıdaydı. Duygu patlamasında olan ben, bu sefer serinin tamamlanacağının garantisini istemek amacıyla bir mektup kaleme aldım ve bir methiye niteliğindeki mektupta ilk sayıyı kaçırdığım için duyduğum üzüntüden de bahsetmiştim. Sanırım bir kaç kez! Bunun üzerine sağolsun Ahmet Kocaoğlu bana ilk sayıyı yollamıştı. Birinin bana hediye ettiği ilk çizgi roman herhalde. Yıl 2002, 12 yaşındayım.

***

Hafızamın tuhaf işleyişinden bahsetmiştim. Dün Yarasa-Adam ‘da Sonat’ın paralel evren maceralarıyla ilgili yazısını okurken anılar bulvarına bir yolculuk yaptım. Bu yolculuğun bileti Spider-Man ve Batman’i aynı karede gösteren paneldi.  Yaptığım çocukça işi hatırladım. Knightfall’un sonunu hiç öğrenemeyeceğim düşüncesiyle kendi kendime bir son hazırlamaya karar vermiştim. Bu sefer Batman yalnız olmayacaktı, o zamanlar en sevdiğim ikinci karakter Spider-Man de olaya dahil olacaktı. İki şirkete ve iki ayrı evrene ait olduklarını bilmiyordum. Yıl 2001, 11 yaşındayım.

Öyle çok eğleniyordum ki yazıp çizmekle, Bane’in Bruce’un belini kırmasına gönlüm el vermiyordu. Bane üç beş sayfa da bir geri dönüyor ve tarumar ediliyordu. Bazen son dakikada kaçıyor bazen de vahşi şekillerde can veriyordu ama ne olursa olsun, geri dönüyordu. Çünkü ölen ya da yenilen Bane gerçek Bane değildi. Sahte Bane’ler asıl Bane’in Batman’i yıpratmak için yaptığı büyük planının bir parçasıydı.

Bu çizgi roman o kadar hızlı ilerliyordu ki Grant Morrison’un kanal atlama tekniğiniyle bile kıyaslanamaz. Şimdi baktığımda ben bile bazı panelleri anlamakta güçlük çekiyorum. Sürekli bir aksiyon curcunası, hercümerç içinde geçen sayfalarda konuşmaya pek yer yoktu, daha çok savaş çığlıkları duyuluyordu.

Epey bir süre bunla uğraştım. Yirmi sayfa kadar A4 ve bir küçük defter bitirmiş, ikincisine başlıyordum. Bütün bu çizilen sayfalar boyunca Nightwing ölmüş, Batman yenilip 5 sayfa sonra maskesini geri almıştı. İkinci deftere geçerken daha başka öyküler anlatma fırsatım vardı. Çizgilerimse ilk başladığım zamanla kıyasladığımda biraz toparlanır gibiydi. Ama ben ortaokula geçmiştim, bu tip eylemlere bir son verip, büyümeliydim. Bu konuda kaderin bir cilvesi yardımcı olmak için dahil oldu. Kolumu kırmamla hem çizgi romanla kalan son bağımı kopardım hem de gayet iyi devam ettirdiğim kalecilik kariyerimi sekteye uğrattım.

Yazı yazmak için kullandığım kolumu kırdığım için hiçbir şey yapamıyordum. Derslerde geri kalmaya mahkum olduğumu düşünüyordum ama biri yardım eli uzattı. Sınıfımda bir kız vardı, bembeyaz tenli simsiyah saçlı. Kolum kırıkken ders notlarımı o yazardı. Karşılığı ödenmeyecek bir iyilik, değerini bilmediğim bir iyilik. Sanırım… Eh, bu noktada neler hisstetiğimi söylememe gerek yok sanırım. Zaten ona da söylemedim. Çünkü ne söyleyeceğimi bilmiyordum, bir kılavuzum yoktu. Öğretim döneminin sonuna doğru Arka Bahçe’nin tekrar yayına başlamasıyla da aklımın çok gerilerine gitti o. Artık Bruce’un maskeyi nasıl alacağını görebilecektim. Yıl 2002, 12 yaşındayım.

Yaz tatilinde Şövalyenin Dönüşü daha 3 veya 4. sayısındayken kozmik el bir kez daha uzanarak çizgi roman temin ettiğim yay-sat bayiini kapattı ve ben de Knightfall’un sonunu yine göremeyecek olmanın verdiği buruklukla çizgi romanlara üç yıl boyunca bir daha hiç elimi sürmedim.

Yeni öğretim senesi ilerleyen aylarında yenilikler getirdi. İyileştikten sonra dönmekte tereddüt yaşadığım kaleciliğe tekrar başladım. Bruce’un maskeyi alıp alamayacağını öğrenememiştim ama eskiden bana ait olan 1 numaralı formayı tekrar alıp alamayacağımı görecektim. Bir nevi, kahramanımın yolculuğunun gerçek hayattaki yansımasına çıkmıştım. Bu arada simsiyah saçlı kızla da konuşmanın zamanının geldiğini de düşünüyordum. İki kulvarda da dört nala foto-finişe gitmekti hedefim.

Ne çevik bir ingiliz tayı ne de son düzlükte açılan bir arap atı olduğumu anlamam bir kulvarda er bir kulvarda geç oldu. Kalecilik konusunda mücadelem gelecek seneye kadar uzadı ama yeterli olmadığımı anladığımda sessiz sedasız jübilemi yaptım. Simsiyah saçlı kızsa geçen sene onunla konuşmuş olmam gerektiğini, artık beni arkadaş olarak gördüğünü söyledi. Bir yerlerde gizli bir sınır vardı, arkadaşlık sınırı ve ben o sınırı geçmiştim. Hiç anlamadım. Yıl 2003, 13 yaşındayım.

O zamanlar duygularım vardı ama düşüncelerim yoktu. Dengeli davranmak imkansızdı. Şimdi hem duygularım var hem de düşüncelerim ama teraziyi dengede tutmak hala imkansıza yakın. Bir yanda kesin hileli ağırlık oluyor.

Çizer Aranıyor

19 Haziran 2011

Bundan bir süre önce yazdığım senaryoyu çeşitli yerlere sunmak için bir çizer aradığımı yazmıştım. Ardından bir arkadaşla anlaştık ama çizer arkadaşın çok yoğun bir dönemine geldiği için epey bir süre beklemek durumunda kaldık ve bir şey yapamadık açıkcası. Maalesef geçenlerde çizer arkadaşım özel hayatındaki yoğunluk sebebiyle projeyi bıraktığını bildirdi. Eğer ilgilenen varsa, yorum kutusuna mail adresini veya deviantart sayfası varsa onun linkini bıraksın, ben sizinle iletişime geçerim. Yapacağımız şey senaryolara( aramızda tartıştıktan sonra en beğendiğimizi gönderebiliriz veya birden fazla opsiyon olması açısından bir kaç tanesini de gönderebiliriz) göre karakter taslaklarını çıkarmak olacak. Ardından senaryonun özetiyle beraber karakter taslaklarını Heavy Metal dergisine göndereceğiz, eğer onaylanırsa çizim süreci başlayacak. Olay budur.

Edit: Belirsiz bir süre boyunca askıya aldım bu işi. İlgilenen veya bana yardım eden herkese teşekkürler.

Mood

05 Nisan 2011

Formspring’i açalı epey oluyor ama hesap öyle boş boş duruyor. Buton pek işlevsel olmadı, bir de yazıyla duyurayım dedim. Her zaman bloga yazı yazacak modda olmayabilirim ama sorularınızı cevaplayacak modda olabilirim. Sorularınız varsa sizi şöyle alayım:

http://www.formspring.me/tengunner

Günüm Renklendi

19 Ocak 2011

Nolan’ın yeni Batman filmi The Dark Knight Rises’ta Tom Hardy Bane rolünde olacakmış. Daha önce Hugo Strange olacağı konuşuluyordu. Günümü renklendiren haberse Anne Hathaway’in Selina Kyle rolünde olacağının açıklanması. Basın bülteninde Catwoman olarak geçmiyor, belki Catwoman kostümü ile görmeyeceğiz ama Selina’nın olması ve de role uyacağını düşündüğüm bir ismin seçilmesi beni çok sevindirdi. Nolan’ın zaten karakterizasyonda bir hata yapacağına inanmıyorum. Çok bomba bir film bizi bekliyor.


%d blogcu bunu beğendi: