Güzelliğin Reddi

Gönderildi 25 Aralık 2011 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Edebiyatta yazarın kahramanın kişiliği hakkında okuyucuya bilgi nakletmesi için iki yol var: aşikar ve üstü kapalı yollar. Aşikar olanda karakteri ya bir anlatıcının ya başka bir karakterin ya da kendisinin ağzından dinleyerek tanırız. Üstü kapalı yoldaysa karakterin çevreyle olan ilişkisinden, hareket ve tavırlarından yaptığımız çıkarımlarla karakterin nasıl biri olduğuna dair fikirler üretiriz. Bu iki yolu birleştiren en pratik platform bana göre çizgi roman. Düşünce kutularıyla kahramanın bilinç akışını yansıtırken, çizimlerle davranış karakterini eşsiz bir senkronda aktarıyor. Düz yazı bu konuda yavaş, sinema ise bunu başarabilmek için çok hızlı kalıyor. Açacak olursak, düz yazı diyalog sırasında bilinç akışının bağlamdan koparıcı etkisiyle ve hareketlerin tasvir edilmesiyle yavaş; sinemadaysa diyalog sırasında düşünce akışının aktarılması çok zor ve hızlıca akan sahneleri sindirmek için tekrar izleme hakkı sunmadığı için hızlı.

Çizgi romanın bu avantajından yararlanabilmek için işinin ehli iki isim lazım: yazar ve çizer. Yeni Birds of Prey dergisinin başında da bu kritere(Alttaki 3 panel bunu ispatlar nitelikte) uygun iki kişi var, Duane Swierczynski(Yazar) ve Jesus Saiz(Çizer). Özellikle Jesus Saiz’in hakkını vermeliyim, bu kadar güzel çizip de duyguları bu kadar güzel aktaran çizerlerin sayısı sınırlıdır. Saiz resmen bir süperstar. Tabi renklendiricisini(Nei Ruffino) ve kaligrafını(Carlos M. Mangual) unutmuyorum ama Birds of Prey’den bahsetmemi iyice geciktireceği için, çizgi romandaki bu iki unsur başka bir yazının konusu olsun.

Birds of Prey, adına yakışır şekilde DC evreninin en tehlike kadınlarından oluşuyor. Adına yakışır şekilde diyorum, çünkü avcı kuş türlerinin çoğunda dişiler sayıca erkeklerden üstündür. Grup, cinayetten aranan Black Canary, eko-terörist Poison Ivy, bir düzine hükümetin arananlar listesinde olan Starling, merhum kocasının ruhunun bir kılıçta varlığını sürdürdüğünü inanan Katana ve aktif kahramanlığa geri dönen Batgirl’den oluşuyor. Aralarında en masum duran sadece Batgirl gibi gözükse de Black Canary’nin işlemediği bir cinayetten arandığını ilk sayılardan belli oluyor.

Ekibin lideri Dinah aynı zamanda derginin anlatıcısı konumunda. Düşünce kutularında onun bilinç akışına şahit oluyoruz. Grup dergilerinde düşünce kutuları dikkatli kullanılması gereken bir mevzu. Zira bir grup içerisindeki diğer karakterlere odaklanılmasını engelliyor. O yüzden ben grup dergilerinin, yeni JL dergisindeki gibi, düşünce kutuları olmadan daha işlevsel olduklarına inanıyorum. Düşünce kutuları olacaksa da bazı sayılarda diğer karakterlerin zihinlerine pencere açması gerekiyor ama  aynı sayıda birden fazla karakterin değil. Aynı sayıda birden fazla karakter düşünce kutusuna sahip olduğunda, kısa kısa cümlelerle karakterden karaktere geçildiği için dikkat dağıtıcı oluyor, bunun en güzel örneğini görmek için James Robinson’un yazdığı JLA sayılarına bakabilirsiniz. Düşünce kutularıyla ilgili bahsetmek istediğim bir diğer konu da bu anlatım yönteminin genel kullanımıyla ilgili. Düşünce kutularında  karakterin olanlarla ilgili bilinç akışına veya diğer karakterler hakkında düşündüklerine yer verilmeli, karakteri tanımamız için onun kendisinden bahsetmesine gerek yok. Zaten biz onu yorumlarıyla ve yaptıklarıyla çözmeye başlıyoruz. Kendinden bahsedecekse de dozu çok iyi ayarlanmalı, aksi halde “benim en sevmediğim özelliğim dürüstlüğüm” samimiyetinde görünüyor. BoP’ta ikinci bahsettiğim hususta denge güzel sağlanmış, önümüzdeki sayılarda da diğer karakterlere odaklanılacaktır muhakkak.

Yeni üyelerden Starling daha önce görülmemiş yeni bir karakter. Geçmişi hakkında veya neler yapabildiği hakkında pek bilgi yok ama arabasıyla, tavırlarıyla ve dövmeleriyle belli bir tarzının olduğunu gösteren bir karakter. Bana göre Yeni DC’nin getirdiği en iyi karakterlerden biri. Katana duygusuz bakışlarıyla, kocasının ruhunun kılıcında saklı olduğunu düşündüğü için kendisini akıl hastası olarak niteleyenleri destekler bir görüntü çiziyor. Hakkındaki sırların çözülüşü takip edilesi. Poison Ivy, DC evrimiyle beraber ağırbaşlı bir hal almış. Her zamankinden daha tehlikeli, her zamankinden daha gizemli.

Şimdiye kadar bahsettiklerime bakınca BoP çok güzel ama bu güzelliği suç işlercesine bozan bir şey var. Bu unsur belki de yeni DC’nin en başarısız hamlesi: Batgirl. Yeni DC ile tekerlekli sandalyeyi bırakan Barbara, Gail Simone’un yazdığı Batgirl ile ilk adımlarını topallayarak attı ve hala yürümeye alışabilmiş değil. İlk sayıda Dinah’ın gruba katılma davetini reddederken, net bir sebep göstermiyor. Politik düşünerek cinayetten aranan birinin yanında görünmek istemiyor anladığım kadarıyla. Yani katillerden oluşan bir gruba katılmak onun için bir problem değil, bütün meselesi imaj. Barbara, bu düşüncemi Katana’yı Dinah’a önererek ve dördüncü sayıyla gruba katılarak pekiştiriyor. Kaldı ki Starling ve Katana bile Poison Ivy’nin takıma katılması hakkında iki defa düşünürken, Batgirl’ün her şeyi benimsemesi irite edici. Katana kıtır kıtır birilerini doğrarken Barbara ne yapacak çok merak ediyorum. Mantıklı olan bu grupla işinin olmaması. Yoksa şu haliyle BoP, güzelliği dillere destan ama kafa yapınız uyuşmadığı için terk etmek istediğiniz bir kızdan farksız.

Şemsiye Akademisi – Kıyamet Senfonisi

Gönderildi 28 Kasım 2011 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Şemsiye Akademisi son dönemde Türk çizgi roman okurlarının en çok beklediği eser oldu; forumlarda twitterda her gün beklentilerini dile getirenler, formspring aracılığı ile dergiyi soranlar uzun süredir bir çizgi roman için görmediğimiz kadar çoktu. O yüzden bu çizgi roman hakkında bir şeyler yazmamak olmaz.

Ne zaman Türkçe bir yayınla karşılaşsak illa baskı kalitesi hakkında bir iki kelam etmeye alışmışız ama bu cilt hakkında yayınevi diyecek bir şey bırakmadığı için bunu yapmak vakit kaybından öteye gitmez. Yani her şey olması gerektiği gibi. Çeviri, font seçimi, sayfa kalitesi gibi aslında bir okur olarak hakkında konuşmayı sevmediğim sorunlar ortada yok; birincil keyif sebebimize, kitabın içeriğine odaklanabiliyoruz.

Şemsiye Akademisinde, bir müteşebbis ve bilim adamı olan Sir Edward Heargreeves’in, peygamberimsi doğumlarla dünyaya gelen 43 çocuktan evlat edinebildiği 7′si, tek bir şey için programlanıyor: Dünyayı Kurtarmak.

Yazar Gerard Way’in müziğine aşina olanlar, eserin atmosferini az çok tahmin edebiliyordur. Punk, Kıyamet ve Kıyamet Sonrası bilim kurgu öğeler adeta bizlere bir Mignola evreni sunuyor ama bunu yaparken, çizer Ba’nın da başarısıyla taklit olmanın ötesine geçiyor. Özellikle ilk sayfadan itibaren yarattığı tekinsiz havayı koruması, eserin kendisini okutmayı başaran en önemli özelliği. Eserin zayıf yanıysa pek çok grup dergisinin ortak sorunu sayılabilir. Halüsinatif ilaçların etkisindeymişçesine gezen karakterler, ancak ana hatlarıyla tanıtılıyor. Özellikle ekip içindeki en ilginç güce sahip Rumor’ın çok geride kalıp, değerlendirilememesi; JLA maceralarında ekibin en güçlülerinden Zatanna’nın aksiyonun başında devre dışı kalmasını hatırlatacaktır. Neyse ki kitabın sonunda Rumor’la ilgili kısa bir hikayenin olması, hem karakteri aydınlatmaya yardımcı olmuş hem de insana daha fazlasını isteten ağza çalınan bir parmak bal olmuş.

Kitabı okurken, kötü karakter konusunda sıkıntı yaşandığını düşünsem de üzerinde biraz fikir yürütünce bu durumun aslında kasıtlı yapılmış olabileceğini fark ettim. Şemsiye Akademisinin mensupları, dünyayı kurtarmakla mesul ama onlara bu misyonu yükleyen kişi, onları bir araya getiren Sir Heargreeves. Dolayısıyla “Bu çocuklar dünyayı kimden kurtaracaklar?” sorusunu sorduğunuzda, cevabı Sir’den başka kimse veremez. Ben kendisine bu soruyu sorduğumda, Sir’ün bana verdiği cevap şu oldu:

Kendilerinden.(Her ne kadar bir spoiler sayılmadığını düşünsem de ne olur ne olmaz diyerek cevabı beyaz renkte yazdım, mouse’a tıklatıp parantezin sol yanında oynatırsanız görebilirsiniz.)

Persona non Grata

Gönderildi 20 Kasım 2011 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Geçtiğimiz hafta Frank Miller blogunda yayınladığı yazıyla Wall Street İşgali protestosuna katılanları şiddetli bir biçimde eleştirdi ve çizgi roman sektörünün istenmeyen kişisi(persona non grata) ilan edildi. Dediklerinin özetini Ntv’nin sitesinden okuyabilirsiniz.

Miller, yazdığı başyapıt Batman: İlk Yıl’ın en önemli sahnelerinden birinde Batman’i Gotham’ı dilim dilim aralarında bölüşenlerin karşınsa dikip, şöyle dedirtirken: “Gotham’ı yiyip, bitirdiniz. Onun zenginliklerini ve ruhunu kuruttunuz ama artık ziyafetiniz sona erdi.”, şimdi tamahkarlarla beraber aynı masada yer alıyor. Bu duruma baktığımızda Miller dramatik bir saf değişiminde bulunmuş olabilir ama kabul edelim ki Miller her zaman için bir “Tanrı Amerika’yı Korusun!” insanıydı. O hep savaşabileceği en büyük düşmanı belirledi ve ona karşı mücadele etti. Şimdi karşısındaki düşmansa 10 yıl öncesinin haberi islamofaşizm. Bu problem varken, insanların başka şeyler uğruna mücadelesini anlayamıyor. Hiç anlamadı, hiç de anlamayacak. Son kitabıyla içine balıklama daldığı milliyetçilik ve propaganda kavramlarında boğuldu Frank Miller. Bir aralıktan suya daldı ama çıkmak istediği zaman yüzeyin buzlarla kaplı olduğunu gördü.

Miller’ın propaganda hakkındaki blog yazısında özellikle şu iki cümleyi çarpıcı buldum:

News objectivity is a twentieth-century myth. We only complain about propaganda when we don’t agree with it.
(Objektif habercilik 21. yüzyıla ait bir efsane. Propaganda hakkında sadece ona katılmadığımız zaman şikayet ediyoruz.)

Propaganda kelime anlamıyla; bir öğreti, düşünce veya inancı başkalarına tanıtmak, benimsetmek ve yaymak amacıyla söz, yazı vb. yollarla gerçekleştirilen çalışma, yaymaca demektir. Aynı durumu, herhangi bir sanatla insanların fikirlerini etkileyip değiştirmeyi, bir başka büyük yazar Alan Moore, büyü olarak tanımlıyor ve sanatçıların çağımızın şamanları olduğunu söylüyor. Aynı durum iki farklı kelimeyle ifade ediliyor. Fakat Alan Moore’un açıklaması çoğunluğa daha ilgi çekici gelecektir. Bir düşünceyi anlatmanın birden fazla yolu var ama bu yolların hepsi düşünülüp tartışılmaya değer değil. Miller’da bu yüzden tepki alıyor, çünkü yazdığı dayanaksız bir çemkirmenin ötesinde olsaydı, şu an konuşulan sadece isteyenin istediği gibi düşünmeye hakkının olduğu olacaktı.

Watchmen 2

Gönderildi 29 Ekim 2011 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Watchmen binlerce kelimeye bedel ama bu geçiceğim haber pek de öyle değil. Ya da bu aralar yazmakta zorlandığım için bana öyle geliyor…

Watchmen’in devamı değil de büyük ihtimalle çizgi romanın bu başyapıtının öncesini anlatan bir dizi çizgi romanı göreceğiz yakın zamanda. İlk olarak geçen sene bununla ilgili dedikodular çıkmıştı. DC şöyle demişti “Eğer böyle bir şey olursa bu seriyi endüstrinin en hünerli kişilerinin ellerine teslim edeceğiz”. Alan Moore’unsa bu konu hakkında o zamanlar yaptığı röportaja buradan ulaşabilirsiniz. Özellikle DC’nin Alan Moore’a Watchmen’in telifi konusunda yaptığı katakulli efsanevi. Kısaca bahsedersek, eserin baskısı tükendikten sonra DC, Watchmen’in bütün haklarını Alan Moore ve Dave Gibbons’a vermeyi vaat etmiş. Fakat yapıtın baskısının hiçbir zaman tükenmesine izin verilmediği için haklar, Moore üstada dönememiş. Kolay kanmak, Aristo’nun dediği gibi iyi insanların özelliklerindendir.

İşin okur yönüne baktığımızda Watchmen Prequel(Prequel için kullanabileceğim bir kelime var mı?) ile ilgili gelişmeler çemkirmeler ve isyanlarla karşılanıyor ki bu durum aslında yayıncı firmaların her zaman işine gelmiştir. One More Day’de yapılanlardan sonra Spider-Man okumayacaklarını veya DC’nin yeni sayfa açmasını saçma bulup, bir daha DC okumayacaklarını iddia edenler hep meraklarına yenildi. (bkz: Gutters) Merakı karşı konulamayacak kadar şişirenler de zaten ilk başta tepkisini şiddetli veren bu kimselerdi. Çığ gibi büyüyen merak herkesi sardı ve satış grafiği şahlandı. Kopan bu yaygara bir bakıma Watchmen Prequel’inin sıfır riskli bir iş olduğunun da garantisi.

DC’nin en mahir eller derkenki kastıysa Bleeding Cool haberine göre Darwyn Cooke ‘un başını çektiği; Dave Gibbons, John Higgins, JMS, JG Jones, Andy Kubert ve birkaç isimden daha oluşan bir grup. Tahmin ediyorum ki Dave Gibbons ne yazar ne de çizer olarak katkı sağlayacaktır. Bir nevi denetmen olarak oradadır. Darwyn Cooke’unsa asıl planlamayı yapıp, çıkacak mini serilerden bir-ikisini yazacağı ve çizeceğinden bahsedilmiş. Cooke hakikaten dalın en hünerli isimlerinden, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki yeteneklerden biri. Yine de yazın yönünden endişeli olduğum husus, bize bir şeyler anlatmaktan ziyade işlerin nasıl Watchmen’in başındaki konuma geldiğini göstermeye odaklanılması. Yani karakterlerin ulaşacağı noktaları biliyoruz, yazarlar da derin bir hikaye anlatmak yerine sırf bu noktaya ulaşmak adına bize sadece bir dizi olaylar silsilesini gösterebilir. Bu da sadece devamlılık hastalarının, bir karakterin her anını görmek isteyenlerin ilgisini çeker. İşin çizim yanındaysa adı geçen isimlere bakarsak, Dave Gibbons’un o 80′leri çok iyi yansıtan ve süper kahramanların canlılığını yakalayan dokusundan farklı bir yapıyla karşılanacağız muhtemelen.

Bleeding Cool daha önce bu tip dedikodularda çok yanıldı, benim temennim yine yanılması yönünde.

Ekstra: Öncelikle herkesin Cumhuriyet  Bayramını kutlarım. Dün blogun 3. yılıydı. Üç yıldır buraya vakit ayıran herkese teşekkürler.

Yeni Sayfa

Gönderildi 13 Eylül 2011 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Yeni dergilerin yayınlanmaya başlanmasıyla DC’de yeni bir sayfa açılmaya başlıyor. Bundan önce hep varsayımlar üzerine konuşmuştum, şimdi elimizde değerlendirebileceğim sayılar var. Açıkcası pek yazmak istemiyorum da her yazının kendine göre bir zamanı var. Bu yazıyı bundan bir ay sonra yayınlamış olsam bir anlamı kalmaz. Şu an bile geç sayılır zaten insanlar aynı dergilerle ilgili yazıları okumaktan sıkıldı.

Dergi dergi değerlendirme yapmak istemiyorum sadece okuduklarımın genelinden yaptığım çıkarımları paylaşmak istiyorum. Justice League geçirilen yeniden başlatma sürecinin hedefine sağlıklı şekilde ulaşıyor. Nedir bu hedef? DC’nin yıllardır bas bas bağırdığı gibi karakterleri en tanınmış hallerine getirmek. Adalet Birliğinin toplanma sürecini anlatırken kahramanların karakteristik özelliklerini okuyucuya aşılıyorlar: Hal fodul, Bruce soğuk ve mesafeli. Superman konusuna birazdan değineceğim.

Geoff Johns yazdığı Green Lantern’i büyük bir marka haline getirdi ama sürekli eleştirildiği nokta yazdığı kartondan Hal’dı. Burada ben Geoff Johns’un yazarlık yeteneklerini suçlamıyorum. Hal’ın başından o kadar çok şey geçti ki kişiliğinin en sivri yönleri muştulandı. Bu durum başından radikal olaylar geçen her karakter için geçerli bir tehdit. Kibirli, kendini beğenmiş Hal bu tehditle düz, ideal bir adam oldu. Her ne kadar karakteristik özellikleri nahoş da olsa bunları kaybedince cazibesini de bir parça kaybetti karakter. Burada da devreye kötü karakterler girdi. Misal Sinestro dün neyse bugünde o. O yüzden Geoff Johns’un yazdığı en iyi karakter olarak Sinestro gösteriliyor.

Green Lantern atılan resetin eleğinden geçerken Batman gibi geçmişte yaşanan olayların önemli bir kısmını yanında getirdi. Bu sebepten şimdiki durumda yani JL’den 5 yıl sonra Hal yine karakteri törpülenmiş olarak yoluna devam edebilir. Fakat ellerinde Hal’a bir derinlik katma imkanı var. Yüzüğüne el konan ve dünyaya postalanan Hal yaşayacağı macera sırasında karakterine bir kaç katman ekleyebilir. Geçirilecek bu süreç içerisinde de Geoff Johns’un harika yazdığı Sinestro’nun Green Lantern olacağı dergiyi okumak herhangi bir okur(yeni veya eski) için yeterli olacaktır.

Superman’e dönecek olursak o biraz daha atarlı, mahallenin bıçkın delikanlısı haline çevrilmiş. Aynalı Tahir’im bükülmez bileğim, doğruluk peşindeyimmm… Ehem. Superman’in salt iyiliğini gösterirken defansta sıfır hatayla oynaması; bunu yaparken de oyunu kurallarına bağlı oynamasıydı belli bir kesimin gözünde onu çekici yapmayan. Şimdi oyunun kurallarını esnetmekten kaçınmayan bir Superman var karşımızda. Açıkcası buna benim itirazım yok. Superman’e, elindeki gücün getirdiği, kendinden emin duruşu yakıştırıyorum.

Son olarak iki şeye değineceğim. Birincisi polislerin ve halkın süper kahramanlara şüpheyle yaklaşması, yerinde olmuş. Eski DC evreni kevgire döndüğü için sıradan insanlar artık her türlü tehdide alışmıştı. Yeni çıkan bu kostümlü adamlarla ne yapacaklarını bilememeleri DC evrenini biraz gerçeğe yaklaştırmış. İkincisi Batman gibi bazı karakterlerin geçmişlerinin büyük bir kısımlarını sırtında taşımaları devamlılık açısından ilerde sıkıntı yaratabilir. COIE sonrası Hawkman bundan muzdarip olmuştu.

***

Ekstra: Kesinlikle uzak durmanız gereken dergilerse Hawk&Dove ve Detective Comics. H&D’de çizgileriyle hiçbir şey anlatamayan Rob Liefeld, yazar Sterling Gates’in başını çok ağrıtacak. Çünkü ne kadar iyi bir yazar olursanız olun, yanınızda yetenekleri bu kadar kıt birisi varsa yapabileceğiniz pek bir şey yok. Detective Comics’te aynı şekilde Tony Daniel’in basiretsizliğinden çekiyor. Detective ismi ve içindeki karakter nedeniyle satış sıkıntısı çekmeyecektir ama grafiği beklentilerin altına düşürmemek için Tony Daniel’in sınırlı yetenekleri şok etkisinden medet umuyor ve ummaya devam edecek.


Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 52 other followers