Kıyıdaki Köy

Gönderildi 08 Mayıs 2017 tarafından tengunner
Kategoriler: Diğer

alex_colville_1967_pacific

Alex Colville’in Pacific isimli tablosundan(Yukarıda) esinlenerek yazdığım “Kıyıdaki Köy” isimli öyküm(Aşağıda) 07.05.2017 tarihli BirGün Pazar ekinde yayınlandı. Ben de çizgi romanla ilgili olmasa da ihmal ettiğim blogu öykümle güncellemiş olayım dedim.

Güneş parlaktı; çok ama çok parlaktı. Kıyıya vuran dalgalar, salıncakta sallanan genç bir kız gibi ileri geri savruluyor ve beni ayak bileklerimden kavrıyorlardı. Bileklerimi çevreleyen suyun oluşturduğu köpükler, yatağının altında yaşayan canavarın açıkta kalan ayaklarını kapacağından korkan bir çocuk gibi hissetmeme neden oluyordu. Hoştu bu ve içimde ufak bir parça, bu hissin gerçek olmasını, görünmez bir elin beni denizin derinliklerine çekmesini istiyordu. Çok ufak bir parçamdı bunu isteyen. Çünkü suyun üzerinde yansıyan güneş ışınları birer kıvılcımdı ve göğsümdeki hayat ateşini yaktı. Ateş git gide büyüdü, yaşama isteği kontrolü ele aldı. Bugün yaşamak için uğruna öldürülecek bir gündü, belki de sırf bu yüzden böyle bir günde Meursault vurmuştu fellahı.

“Ne yapıyorsun orada tek başına?” diye seslendi bana, Ceyda. Sanırım adı buydu. Lebiderya evin sundurmasında durmuş, sağ eliyle asker selamı verir gibi yapıp, gözlerini güneşin parlaklığından koruyarak bana bakıyordu. Üstünde yalnızca bana ait bir gömlek vardı. Yakışmıştı.

“O gömleğe bugün ihtiyacım olacak,” dedim, eve doğru yürümeye başlayarak. Gülümseyip, usulca sundurmaya açılan sürgülü kapıyı açıp kendini salona attı. Belli ki beni uğraştırmak istiyordu ama aradığı oyunu bulamayacaktı.

Sürgülü kapıdan içeriye, salona, kararlılıkla girdiğimde, Ceyda’nın bütün keyfi kaçtı. Suratımda gördüğü ifade, dün gece hoşlandığı adama ait değildi. Karşısında soğuk, ilgisiz ve üzerindeki ölü yükten kurtulmak isteyen bir erkek vardı. Bunu hissettiği gibi gitmek için hazırlanmaya başladı.

Yanağıma bir öpücük kondurdu gitmeden önce. Her şeye rağmen işte, içinde bir umut, belki şimdi giderse, döndüğünde tekrar dün geceki adam olurdum diye düşünüyordu. Onu arayıp aramayacağımı sordu.

Aramayacaktım. Çünkü bir daha asla o hoşlandığı adam olamayacaktım. Ceyda’yı bana çeken şey buraya dışarıdan gelen biri olmamdı. Ona göre farklıydım ve çözemeyeceği bir yabancıydım. Her ne kadar bu farklılığın ve öngörülemezliğin onun için sinir bozucu olduğunu iddia etse de aslında beni onun için çekici kılanın bunlar olduğunu göremiyordu. Söylediği ve yaptığı birbiriyle örtüşmeyen küçük bir çocuk gibiydi. Hiç büyümemişti ve büyüyemeyecekti.

Ben bir yabancı değildim. Sadece burada olmanın nasıl bir his olduğunu unutmuş biriydim ve unuttuğum anılar birer birer geri geliyordu. Çok geçmeden Ceyda ve diğerleri için sıradan biri haline gelecektim. Buraya hangi amaçla geri geldiysem, onu gerçekleştirip, bir an önce gitmeliydim.

•••

İyi görünmek bir sorumluluktur. Biriyle buluştuğunuzda iyi giyinmeniz, onu önemsediğinizi gösterir. İşe giderken şık olmanız, işinizi ciddiye aldığınızı söyler insanlara. Benim içinse iyi görünmek dikkat çekmek demekti ve çalıştığım sektörde dikkatleri üzerime çekmem hayatıma mal olabilirdi. Dolayısıyla giyimime gereken özeni hiç göstermedim… Şimdiye kadar! Buraya döner dönmez işimi halletmektense, kendime bir takım elbise diktirmek için köyün terzisine uğramıştım. Takım elbisem hazır oluncaya kadar burada vakit geçirmekti niyetim ve geçirdim.

Terzinin benim için hazırladığı takım elbiseyi giydiğimde masumiyetini ispatlamak için uğraşan OJ Simpson gibi görünüyordum. OJ ne kadar masumsa ben de o kadar masumdum. Aynanın karşısında durup, kendimi izledim bir süre. Takımı yazın giyilebilsin diye ketenden dikmişti terzi. Ancak keten çabuk kırışır, hemen lekelenirdi. Bu konuda dikkat etmem gerekecekti.

Terziye olan borcumu ödemek için cüzdanımı çıkardığımda, Terzi, benim paramı istemediğini söyledi. Para istemeyen, hayrına çalışan biri değildi Terzi. Sadece “benim” paramı istemiyordu. Birbirimizi tanımıyormuş gibi yapmayı bırakmamız için bir işaretti bu.

“Buraya dönmemeliydin,” dedi. “Burası sana yaramıyor.”

“Kalmaya niyetim yok, merak etme!”

“Hem ne demeye bir takım elbise diktirdin ki bana?”

“Görüşeceğim kişinin karşısına çıktığımda şık olmak istedim.”

Kimden bahsettiğimi biliyordu. Zihni geçmişe dalmış gibiydi. Bir süre bunun ne kadar boş bir çaba olduğundan, bana bir faydasının dokunmayacağından ve şimdilerde görüşeceğim kişinin neler yaptığından bahsetti. Köhne teknelerde Yunan adalarına mülteci kaçırıyormuş.

“Hepsini biliyorum,” dedim.

Söylenenleri kabul edip, umursamadığınızda insanlar sizi genellikle rahat bırakır ama Terzi birisini kolayca rahat bırakacak bir adam değildi. “Ceketinin içine ne sakladığını gördüm,” dedi, gözlerini bana dikti. “Onun yolundan gitme. Kendi yolunu çiz. Buradan kaçmış olmanın bir anlamı olsun.”

“Armut dibine düşüyor,” dedim, dükkândan çıkarken. “Takım için teşekkürler.”

•••

“Kaptan” köyün tek meyhanesiydi. Neredeyse her daim açıktı. İçerisi izbe ve rutubetliydi. Her türlü mikrobun yaşaması için elverişli bir yerdi. Kapıyı açtığımda içeri dolan ışık, içeridekileri mağarasında rahatsız edilmiş bir yarasa gibi sersem etti. Aradığım adamsa köşedeki kendisine ayrılmış masada, her zamanki gibi birasını içip, gazetesini okuyordu. Karşısına oturana kadar kafasını kaldırıp da kimin geldiğine bakma zahmetine katlanmadı.

“Takım yakışmış,” dedi. Döndüğümün haberini almıştı. Fakat onsuz ne kadar başarılı olduğumu ispatlamaksa niyetim, gerçekten pahalı bir takımla çıkmalıymışım karşısına. Sıradan bir köy terzisine diktirdiğim takım, yeterince ikna edici değildi onun için. Her ne kadar şık olsa da.

Ona kendimi ispat etmek için bunu giydiğimi düşünüyordu ve ucuz takımım bana tepeden bakmasına izin veriyordu. Karşısına çıkmama bir tek bu şekilde izin verirdi: Onsuz da başarısız olduğumu ama bunu kabullenemediğimi ona hissettirerek. Hem doğruydu bu belki de, takım elbisem sadece saygımın bir ifadesi değildi. Başarısız olmuştum ama bunu kabul edip edemediğimi bilmiyordum. Burada onunla büyürken edindiğim yetenekler, dışarıda insanı başarılı kılmaktan çok uzaktı ama iyi para ediyordu. Ona yaptığım pis işi anlattım. Detaylarıyla!

“Senin gibi biri işime yarayabilir,” oldu tek diyebildiği. Tüm parasını gömeceği at yarışıyla ilgili bir tüyo almış kumarbazın heyecanı vardı yüzünde.

“Baba” dedim, nereye bakacağımı bilmiyordum. Sandalyemi biraz geriye doğru ittirip, masadan uzaklaştım. Masanın altından, karaciğerine doğru iki el ateş ettim. Karaciğerinin onu yarı yolda bırakması zaten an meselesiydi. Ben sadece süreci hızlandırmıştım. Geçtiğimiz ay babamın ayarladığı tekneyle kaçmaya çalışırken boğulup ölen mültecilerin akrabaları bana ulaşmışlardı. İntikam istiyorlardı.

Elimdeki dumanı tüten metal parçasını, biraz önce yaptığım şey için bana bedel ödetmeye çalışacak biri olmadığından emin olana kadar kılıfına koymadım. Meyhanedekiler, arkadaşlarıyla aynı kaderi paylaşmaya hevesli değillerdi.

Meyhane kapısını açıp, dışarı çıktığımda takım elbiseme etraflıca baktım. Üstüne tek damla kan sıçramamıştı.

Körlük

Gönderildi 06 Nisan 2016 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

korluk

Ben yazdım, Mert Baran çizdi. Adına da “Körlük” dedik. Siz de körlük etmeyin, okuyun tabii.

Aslında geçen sene yaptık bu işi. Fakat Mert daha iyisini yapabileceğini düşündüğü için sayfayı tekrar çizmek istemişti, o yüzden yayınlamak için bekledik ancak başka projelere ilerleyince mevcut haliyle yayınlayalım dedik. Afiyet olsun.

Yaydan Çıkan Ok

Gönderildi 07 Ekim 2015 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

hawkeye

Bazen bir devir kapanır, bir ilişki biter; yeni bir dönem başlar. Her şey birdenbire olmuş gibi gelir, insan boşluğa düşer. Oysa Aldous Huxley der ki “Yakın gelecek, yakın geçmişe çok benzer.”

İnsan işte, genellikle bir körlük içerisinde yaşıyor. Hayat akıp gidiyor, hızlandıkça bulanık görüyorsun etrafı. Görmüyorsun yavaşça örülen duvarları. Farkına bile varmadan bir de bakmışsın, o örülen duvarlardan birine toslamışsın. Sonra çarpmanın acısıyla algılar açılıyor, geriye dönüp bakıyor, zamanında, olacakların habercisini görmezden geldiğini idrak ediyorsun. O tuğlaların nasıl tek tek dizildiğini hatırlıyorsun. Yevgeni Zamyatin yazmış bunu; “Sadece içine kirpik kaçan göz, şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. Sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler,” diye söylemiş. Hissetmiyorsun işte sancı gelene kadar ama geliyor işte ve geldi mi, tarihi öncesi ve sonrası diye bölüyor. Her şeye uygulayabilirsin bunu, insan ilişkilerine, iş hayatına ama burası bir çizgi roman blogu kusura bakmayın, ben size Matt Fraction ve David Aja ikilisinin elinden çıkma Hawkeye serisininin çizgi roman tarihini bir çentikle, Hawkeye’dan önce ve Hawkeye’dan sonra diye ayırdığını anlatmaya çalışıyorum.

Süper kahraman çizgi romanlarında, insanı epilepsi krizine sokan aksiyon sahnelerinin yerini giderek karakterlerin karşılıklı oturup kahve içip muhabbet ettiği sekanslara bırakacağı, 90’ların ortalarından beri öngörülürdü. Devin Grayson gibi yazarların bu hususun öncüsü olarak nasıl övüldüğünü hatırlarım; tabii sonra nasıl rotadan çıktıklarını, 90’ların karanlığına gömüldüklerini de. Fakat rotadan çıkmak varılmak istenen hedefi değiştirmedi, sadece yolu uzattı. Çizgi roman okur kitlesinin giderek ufalıp, sadık takipçilerin yaş ortalamasının da her sene artmasıyla, olayların yerini karakterlere, parlak renklerin yerini pastel tonlara bırakması kaçınılmazdı. Yaşlanınca öyle olur, nerede olduğun değil, kimlerle olduğun önem kazanır.

Şimdi geriye dönüp bakıyorum, 90’lardan sonrasına, güncel serilerde komedi dozu çok iyi ayarlanmış Power Girl(2009), karakter işleme dersi veren Secret Six(2006) veya yeni anlatım teknikleri deneyen Batwoman(2009) gibi duvarı oluşturan tuğlaları görüyorum. Örnekleri çoğaltabilirim. Chris Ware gibi bağımsız çizgi romancıları da unutmamalı. Indie(Bağımsız) çizgi romanların Hawkeye üzerindeki etkisi yadsınamaz. Peki niye bu saydığım seriler değil de Hawkeye, çizgi roman tarihinde Rönesans gibi bir dönüm noktası oldu, açıklamak gerek. Efendim, öncelikle Hawkeye yukarıda saydığım seriler gibi bir veya iki konuda değil, her konuda başarılı oldu. Bağımsız çizgi romanların aksineyse geniş kitlelere ulaşabilecek bir durumdaydı. Bugün bağımsız bir çizgi roman, anlatımda çığır açsa, konu derinliğiyle kainatın sırrını verse bile yapabileceği etki, ulaşabileceği kitle sınırlıdır. Walking Dead gibi TV dizileriyle desteklenmediği sürece geniş kitlelere ulaşamayan bağımsız çizgi romanların, sanatın rotasını değiştirme kapasiteleri, bir yüz metre koşucusunun maraton kazanma ihtimaliyle aynıdır. Bağımsız eserlerdeki yeni karakterlerin derinliğiyse, uzun geçmişe sahip ana akım kahramanların sahip oldukları aşinalıkla bile boy ölçüşemez. Batman ile yaratacağın etkiyi, benzer konseptteki Fixer karakteriyle yaratamazsın mesela. Hawkeye, Marvel etiketine sahip olmasa ve baş karakteri Clint Barton değil de X kişisi olsa, bugün Hawkeye, en iyi ihtimalle, çizgi roman gurmelerinin bildiği övgüye değer bir seri olurdu. Hep söylediğim gibi çizgi roman sanatının çehresini değiştirecek bir eser, %95 DC veya Marvel gibi büyük firmalardan çıkar.

Hawkeye’dan öncesine baktım bir de sonrasına bakıyorum, DC “Batgirl’leştiremediklerimizden misiniz?” diye soruyor. Batgirl 35. sayıda Hawkeye esintisiyle çehresini değiştirip, farklı bir anlatım tarzını ve farklı bir hedef kitlesini amaçlayarak başarılı olunca, DC’de benzer tonda, bir sürü seri türedi: Harley Quinn, Black Canary, Grayson,  Bizarro gibi. Akımı başlatan Marvel da yelkene Ms. Marvel, Black Widow, She-Hulk gibi serilerle üfledi. Tabii ki bu serilerin bir kısmı kapanmaya, Hawkeye’laşma akımı hız kesmeye mahkum. Çünkü Hawkeye gibi bir eser sipariş üzerine yazılamaz.

Ancak bu yavaşlama bir gerileme olarak yorumlanmamalı; katalizör etkisinin azalması gibi düşünülmeli. Hani asenkron motorlar kalkış anında nominal akımın üç-dört katını çekerler, ardından çekilen akım normal seviyeye iner ya, onun gibi. Alan dışındakiler için pek anlaşılabilir bir örnek olmadı ama idare edin. Velhasıl, demek istediğim, dönüş yok. Bundan sonra Hawkeye etkisi her yerde. Ok yaydan çıktı. Rubicon’u geçtik bir kere.

IMG_20150803_221831

(Bir arkadaşınız, hoşlandığınız kişi hakkında böyle bir şey söylüyorsa, bir bildiği olabilir.)

Tabula Rasa

Gönderildi 09 Haziran 2015 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

The-Sculptor-Cover-by-Scott-McCloud

Zihin hakikaten boş bir levhaysa ilk doğduğunda; üzerini öğrendiklerimizle dolduruyor, etrafını yaşadıklarımızla yontuyorsak eğer, o halde hepimiz bir heykeltıraşız. Zamanla kendimizi şekillendiriyoruz.

Çizgi romanı anlama kılavuzunu yazan adam Scott McCloud tarafından, bir çizgi roman üretmek için yüklenilmesi gereken ne kadar misyon varsa hepsi tek potada eritilerek kaleme alınan The Sculptor; bir zamanların umut vaat eden, şimdinin adaşı kadar ünlü olamayacağını sindiremeyen heykeltıraşı David Smith’in son iki yüz gününü anlatırken, insanoğlunun çok temel bir güdüsünü ele alıyor: Başarma Arzusunu.

Eserin yazarı senelerdir çizgi romanın ne olduğunu, nasıl yapılması gerektiğini anlatan, ancak araştırma kitaplarının ötesinde üretimi sınırlı biri olunca ortaya çıkan işin bir test gibi görülmesi kaçınılmaz! Kitap yazan bir kitap eleştirmenini düşünün. Eleştirdiği kitleler, taze yazarın en ufak hatasında çölde leş bulmuş akbabalar gibi eleştirmenin başına çörekleneceklerdir. McCloud da hata yaparsa başına gelebileceklerden ürkerek kuruyor hikayesini. Kahramanının başarısızlık korkusunda neredeyse yaratıcısını görebiliyorsunuz. Kitabın merkezindeki kadın karakterin McCloud’un karısından esinlenilerek yaratılmasıyla beraber bu durum, esere bir nebze otobiyografik bir hava katıyor. Ancak bir noktada yaratıcı ve kahraman, elbette ayrılıyor; sadece icra ettikleri sanat dallarında değil, bir de sanatları uğruna yapabilecekleri fedakarlıklar konusunda.

Kahramanın hayatına iki ilahi dokunuş oluyor, hikayenin hemen başında. İlk olarak Azrail çıkıyor karşısına, 200 günlüğüne kendisine büyük bir heykeltıraş olma fırsatını kazandırabilecek güçler bahşedebileceğini söylüyor; tabii verilen sürenin sonunda hayatından vazgeçmesi karşılığında. Ardından bir melek gökten inip, “Her şey yoluna girecek,” diyor kahramana. Ancak araftaki kahraman, çok geçmeden anlıyor içlerinden yalnızca biri gerçek. Bir tek, Ölüm gerçek.

Kendisine yapılan teklifi kabul ettikten sonra, en sert madene bile oyun hamuru kadar kolay şekil verebilmeye başlayan David Smith’in başarılı bir heykeltıraş olmayı deneyişini; kalan kısa ömrünü umarsızca ölümsüz bir sanatçı olmaya adayışını görüyoruz eser boyunca. İşler tahmin ettiği gibi gitmiyor kimi zaman. Üretkenlik başarıyı mutlaka beraberinde getirmiyor. Bazı uçaklar, belli bir irtifaya kadar yükselebiliyor; kimi insanların kasasının hep boş kalması gerekiyor işte; Michael Fassbender’in oynadığı Frank filmindeki gibi. İşin çapı büyüdüğünde, kontrol kaybediliyor.

Kontrolün kaybedildiği an, David Smith geride bıraktığı son eserinde, bir kişinin sevgisini, çoğunluğun takdiriyle gelecek başarıya tercih ediyor.

IMG_20150404_152250~2

Bu paragrafı nereye koyacağımı bilemedim, o yüzden bir ekstra olarak düşünün. Ufak bir parantez açıp Jack London’un kendi hayatından yola çıkarak yazdığı, romana da adını veren Martin Eden(Romanı okumadıysanız burayı atlayın) karakteri hakkında söylediklerini aktarmak istiyorum. Jack London şöyle der, “Martin eden bir bireyciydi, bense bir sosyalistim. İşte bu yüzden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu yüzden Martin Eden öldü.” Her ne kadar London düşüncelerini böyle ifade etse de nihayetinde London’un da intihar ederek öldüğü söylenir. Belki aradan geçen yıllarda London ve Eden arasındaki düşünsel ayrılık yok olmuştur. The Sculptor gibi gayet bireyci sayılabilecek bir çizgi romanı yazan Scott McCloud’unsa yarattığı karakterle arasında düşünsel ayrılık bile yok. İkili, Smith’in sanatı için yaptığı fedakarlıkla aksiyon yönünden ayrılıyorlar. Ama bu ayrılık, McCloud aynı fedakarlığı yapmayacağı için değil, yapamayacağı için gerçekleşiyor. Karşısına, yapacağı eseri kusursuz hale getirmesini sağlayacak güçleri, hayatı karşılığında kendisine bağışlayabilecek bir ilahi güç çıksa, bence McCloud o teklifi kabul ederdi.

DK3

Gönderildi 27 Nisan 2015 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Tags: , , ,

old

Geçmişin bombardımanına tutuluyoruz. İlk göz ağrılarımız, en değer verdiklerimiz ısıtılıp önümüze sunuluyor. Eski olan her şey, şimdi tekrar yeni. Yeni Watchmen serileri gördük, yeni Star Wars filmleri çekiliyor, X-Files’ın yeni sezonu yolda, hatta Full House’un bile yeni sezonu gelecek. Şimdi de DK3 duyuruldu.

Frank Miller’in “Alan Moore’un otopsisini yaptığı süper kahraman kavramının cenazesi” olarak tanımladığı efsanevi eseri The Dark Knight Returns ile başlattığı İhtiyar Batman Evreni, Miller ve bir başka usta yazar Azzarello tarafından yazılacak yeni bir seriyle, üçüncü ve son defa geri dönüyor. Miller’ın orijinal eserden yaklaşık 15 yıl sonra yazdığı, serinin ikinci halkası olan The Dark Knight Strikes Again(DK2) genellikle sanatçının kariyeri için sonun başlangıcı olarak kabul edilir. O dönemden beri yazdığı her eser yerden yere vurulmuş, çektiği film gişede göçmüş, sonunda da Wall Street İşgali döneminde söyledikleri yüzünden istenmeyen adam ilan edilmiş bir Miller var karşımızda. Bu nedenlerle DK3 duyurusu, okurları pek heyecanlandıran bir gelişme değil ama bunun tek sebebi Miller’ın kariyerinin yokuş aşağı gidişatı da değil…

Kaldı ki DK2, The Dark Knight Returns’ün devamı olarak bakılmadığı zaman, gayet sıradışı ve kendi içinde keyifle okunan bir hikayedir. Fakat bir efsanenin devamı olarak sunulduğundan, diğer bir ifadeyle ticari olarak haklı ama artistik olarak hatalı pazarlama stratejisi nedeniyle yanlış değerlendirilmiş bir kitaptır. Miller, DK2 ile kendini tekrar etmek yerine, farklı bir çizim tarzını ve renk paletini benimsemiş, eskiden çizgi roman nasıl yapılıyorsa öyle yapıp, aklına ilk geleni kağıda dökerek, kendi epik tarzını nostaljiyle harmanlayıp ortaya bir iş koymuştur. Bu konuda da başarılı olmuştur diyebilirim. “Writers on Comics Scriptwriting” kitabında Miller’ın söylediklerine baktığımızda, yapmaya çalıştığı daha net anlaşılacaktır:

“Şu an için artık süper kahraman fikrinin gideceği yere kadar gitmiş olduğunu düşünüyorum ve gerçekten pek bir yenilik göremiyorum. Gördüğüm şeyler çoğunlukla sanatsal açıdan iyi kotarılmış nostalji, tabi bunun da ayrı bir yeri var. Ancak süper kahramanların yeni fikirlere açık bir mecra olduğunu düşünmüyorum. Eğer müzik endüstrisi Elvis taklitçilerinden başka bir şey üretmemiş olsaydı çizgi roman endüstirisini müzik endüstrisiyle karşılaştırırdım. Yeni fikirlere ve değişkenlere yer açılmalı. Piyasanın büyük bir bölümü artık taytlıları ve bu geleneği bir yana bıraksa ve onlar olmadan hikayeler üretse durumun daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Bunları diyorum ancak bu tip macera öykülerinin sürükleyiciliğini de seviyorum.”

Çeviri: Leto

Süper kahraman fikrinin gideceği yere kadar gitmiş olduğunu düşünen birinden, ikinci bir Dark Knight Returns beklemek, her zaman için bir hataydı. Keza All-Star için de benzer şeyler söyleyebilirim. Holy Terror! içinse… pek bir şey söyleyemem. İhtiyar Batman serisinin üçüncü kitabı için de bu tarz bir beklentiye girilmeyeceğini, herkes acı yönden öğrendi neyse ki. Duyurulan adıyla The Dark Knight: Master Race, en iyi ihtimalle iyi kotarılmış nostalji olacaktır ki bu da oldukça tatmin edici bir seçenek. Zira kitabın başlığındaki “Üstün Irk” ibaresi, Miller’ın son dönemdeki faşizan konuşmaları dikkate alındığında biraz korkutuyor.

Eserin heyecan uyandırmamasının diğer sebebine gelecek olursam, diyebileceğim; eskiye olan yoğun rağbettir. Artık nerdeyse her şey, insanın bakış açısını değiştireceği, yeni bir soluk getireceği savıyla sunuluyor ama, etraflarında bir okült oluşturacak eserler, nadiren ortaya çıkıyorlar. Onları efsane yapan da budur zaten. Eski bir efsaneyi kullanmaksa, yeni bir efsane yaratmaktan çok daha kolaydır. Eskiye gidip, bir kültü tekrar canlandırıp, bir zamanlar uyandırdığı duyguları yine uyandıracağını ummak daha garanticidir. Her insanın “Nerede o eski…” kelimeriyle başlayan bir özlemi vardır çünkü. Milan Kundera, Bilmemek isimli eserinde nostaljiyi, “Doyurulmamış geri dönme arzusundan kaynaklanan bir keder,” olarak tanımlar. Ve hepimiz, fırsatımız olduğunda, o kederden kurtulmak için, şimdi tekrar yeni olan o eskiye döneriz. Dolayısıyla, bugün bit pazarına nur yağıyor. Ama bunun her külte uygulandığı konjonktürde,-Eminim Mark Waid ile DC kanlı bıçaklı olmasa, yeni bir Kingdom Come serisi de görürdük- DK3 haberi heyecan verici bir gelişme olma ayrıcalığını kaybetti. Artık ne olursa, olur tabii, her şey olur şeklinde karşılanıyor.

Gerçekleşen Kehanet

Gönderildi 06 Nisan 2015 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

birgun

Senelerdir meraklıları arasında kulaktan kulağa fısıldanan kehanet, gerçekleşti. İhsan Oktay Anar’ın efsunlu eseri Puslu Kıtalar Atlası’nın, İlban Ertem’in büyülü çizgileriyle can bulan “resimli roman” uyarlaması, geçtiğimiz hafta İletişim Yayınları’ndan çıktı.

Edebiyat eserlerinin çizgi roman uyarlamaları bir dönem ülkemizde epey popüler olmuştu. Hatta daha önce Ayşe Kulin, Ahmet Ümit gibi isimlere ait yerli eserler de bu akımdan nasibini almıştı. Fakat dünya genelinde bu uyarlama işine girişenler, pek tanınmamış, çizgi roman sanatında mahir kabul edilmemiş kimselerdir. Ortaya çıkardıkları ürün de pek kayda değer bulunmaz. David Mazzucchelli gibi bir efsanenin çıkıp, Paul Auster’ın Cam Kent romanının çizgi roman uyarlamasında çalışması bir istisnadır ve bu istisnalardan pek fazla yoktur. Dolayısıyla bir döneme damga vurmuş Gırgır, Fırt gibi dergilerde pişmiş İlban Ertem gibi bir değerin böyle bir işe kalkışması, kesinlikle heyecan verici bir gelişme.

Yaklaşık beş yıllık bir emekle oluşmuş eksiksiz bir uyarlama var karşımızda. İlban Ertem, Anar’ın romanında olmayanı çizmekten, olanı çizmemekten imtina etmiş. İhsan Oktay Anar’ın kelimeleri form değiştirmiş sadece; desene dönüşmüş. Dönüşüm sürecinin başlangıcıysa, bir nevi yaratıcı trans haliyle olmuş. Eserin sonundaki “Mutfaktan Notlar” kısmında, İlban Ertem, kitabı ikinci okuyuşunun ardından, kafasında sürekli kitaptan kokuların, sahnelerin ve fısıltıların varolmaya başladığını söylüyor. Yani Ertem kaçamadığı bir ilham tarafından, seneler sonra aşkla çizim masasına oturtulmuş. Eserin büyük bir tutkuyla yapıldığını her sayfada hissedebiliyorsunuz. Bu tutku, Ertem’in çizgi roman sanatındaki yetkinliğiyle birleşince, Anar’ın romanının mest edici atmosferi ve lezzetinin aynısını bu uyarlamada da duyumsayabiliyorsunuz.

Ertem, her ne kadar eseri bire bir uyarlasa da kitapta yazarlık performansını sergilemesini gerektiren bir alan var: Diyaloglar. Bir anlatıcıya daha az ihtiyaç duyulan çizgi romanda, hikâyenin akışı diyaloglarla sağlanıyor. Teatrallikten uzak, sade, günlük hayatta kullanılan bir dil ile doldurulan konuşma balonlarını okumak, en az Ertem’in çizgilerini seyretmek kadar keyifli. Kaligrafininse, karikatür geleneğinden gelen birine uygun biçimde, bilgisayarla değil de elle yapılmış olması Ertem’in yapıtığı işe olan adanmışlığını arttırıyor. Gerçi karikatür geleneğinin kitaba zarar verdiği bir nokta var. Konuşma balonları yerleştirilirken, çizgi romanın okuma kodlarına pek uyulmamış. Aynı kişiye ait konuşma balonlarını, bir köprüyle birbirine bağlamak yerine, her cümle için ayrı balonun açılması tercih edilmiş. Bu durum ve balonların yerinin hatalı seçimi, yer yer çizgi roman karesinde okuma sırasını karıştırmanıza neden olabiliyor. Okuma sırasını karıştırmak, haftalık mecmualardaki bir iki sayfalık hikâyelerde pek önemsenmese de kitaptaki editöryel hatalarla beraber üç yüz sayfalık büyük bir eserde yorucu olabilir; özellikle İlban Ertem’in eski işlerini ve geldiği geleneği bilmeyenler için.

Sözün özü: Yayımlandığı günden beri bizi maceraya ve dünyanın şahidi olmaya çağıran Puslu Kıtalar Atlası, şimdi bunu bir de çizgi roman olarak yapıyor. Hatta daha fazlasını yaparak, ülkemizde hep dar bakış açısıyla yaklaşılmış bir sanat dalı olan çizgi romana, insanların daha farklı bir gözle bakmasını sağladığına şahit olabiliriz. 14 Mart günü Kadıköy Büyülü Dükkân’da gerçekleştirilen imza gününde, çizgi romana gösterilen ilgide ben böyle bir ihtimalin olabileceğini gördüm.

David Mazzucchelli, Cam Kent uyarlamasını yaptıktan yıllar sonra çıkardığı Asterious Polyp isimli eseriyle, çizgi roman sanatına bir başyapıt armağan etmişti. Belki Ertem de Puslu Kıtalar Atlası’ndan sonra üreteceği işiyle, en azından çizgi romana olan bakış açımızı genişletebilir.

Arayı Mazzucchelli kadar uzun tutmaması umuduyla…

Not: Bu yazı 02.04.2015 tarihinde BirGün gazetesinde yayınlandı. Yazının yazım tarihi 21.03.2015, eserin piyasaya çıkış tarihiyse 13.03.2015.

Batak

Gönderildi 07 Mart 2015 tarafından tengunner
Kategoriler: Çizgi Roman

Ben yazdım, Mert Baran çizdi.
Daha fazlasını yapabilecekken,
kahveye gidip batak oynamış herkese armağan oldu :)

batak_


%d blogcu bunu beğendi: